Yazı boyutunu değiştir


Yeni bir konu gönderCevap gönder 3 sayfadan 1. sayfa   [ 37 ileti ]
Sayfaya git 1, 2, 3  Sonraki
Yazar Mesaj
 İleti başlığı: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 04.03.2010 - 00:13 
Kıdemli Üye

Kayıt: 01.02.2010 - 21:10
İleti: 146

Mete Tunçay: ‘Laiklikte, Sabetaycılık etkili oldu’

“Ordunun ilericiliği, bahane. Niye daha ileride olsunlar ki toplumdan? Bütün bu laiklik, Atatürk devrimleri sözleri, halka emretmeyi sürdürmenin bahanesidir.”

“Yeraltı muhalefeti, “Abe diye konuşanlar bizi yönetiyor” diye kızıyor. Atatürk de dahil böyle konuşuyor ve Rumeliliğe karşı Anadoluculuk muhalefeti çıkıyor.”

“Yalçın Küçük, “Sabetaycılık, Selanik’te hâkim oldu. Cumhuriyet’i kuran sivillerin bu Sabetaycı kökeni, laikliği belirledi” deseydi, benimsenirdi.”

* * *

İKİNCİ BÖLÜM
Ünlü siyaset bilim ve tarih profesörü Mete Tunçay’la yaptığımız ve dün birinci bölümünü verdiğimiz konuşmayı, kaldığımız yerden yayımlamaya devam ediyoruz.

* * *

NEŞE DÜZEL: ‘Milli Mücadele’de, insanları Türk milliyetçiliği adına harekete geçirmek mümkün değildi... Milli Mücadele tamamen İslam dininin istismarına dayanan bir şekilde kuruldu...’ dediniz. Milli Mücadele dini nasıl istismar etti?

METE TUNÇAY: Mesela... Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, memleketteki bütün İslam yurttaşları ‘tabii aza’ sayıyordu. Gayrımüslimler ise Cemiyet’e üye olamıyorlardı. Mesela... Hiçbir Osmanlı Mebusanı’nda kürsüden Kur’an okunmamıştı. Büyük Millet Meclisi’nde ise kürsüden Kur’an okunuyor, Hacı Bayram’a Cuma namazına gidiliyordu. Meclis’in açılış günü bile Cuma’ya denk getirildi. Dolayısıyla İslam, Osmanlı’nın Meşrutiyet döneminde sahip olmadığı öneme, Milli Mücadele döneminde sahip oldu.

Dinin kullanılması ne kadar sürüyor?

Askerî zafere kadar sürüyor. 9 Eylül 1922’de İzmir’e girildikten sonra Atatürk Ankara’ya dönüyor. Kendisine “Hacı Bayram’a gidip şükran duası edelim” dendiğinde de, “Benim böyle bir borcum yok” diyor. Mesela... Milli Mücadele yıllarında, ‘İslam milleti’ anlamına gelen, “biz burada sadece Türk değil, Kürdü, Arabı, Lazı, ve Çerkesiyle tam bir birliğiz” denirken, Milli Mücadele’nin kazanılmasından sonra bu milli birlik, ‘Türk milli birliğine’ dönüştürülüyor.

İslamiyet birleştirici unsur olmaktan çıkıyor mu?

Birleştirici unsur Türklüğe çevriliyor. Ancak bu süreç adım adım ilerliyor. Çok kişi unuttu ama... 1922’nin kasımında Saltanat kaldırıldı ve Mecit Efendi halife oldu. Onun halifeliği bir buçuk sene sürdü. Bu bir buçuk senenin dört ayı Cumhuriyet dönemidir. Yani, bizim önce ‘halifeli bir cumhuriyetimiz’ vardı.

Bugün ciddi bir biçimde sorgulanan Cumhuriyet’in iki temel kurumuna dönersek... Neden bizim ordumuz ve yargımız Avrupalı ülkelerden farklı?

Bizim ordunun siyaseti dikte etme imkânı var. Ve, ordu da bunu yapıyor. Aslında ordunun ne kadar laiklik ve ilericilik yanlısı olduğu konusunda karar vermek güç. Ama şu kesin. İlerici ve laiklik yanlısı görünmek, orduya dominant güç olma imkânını sağlıyor. Zaten ordunun istediği de...

Ordunun asıl istediği nedir?

Ordunun istediği de, Türk toplumu üzerindeki egemen konumunu sürdürmek. Bütün bu laiklik ve Atatürk devrimleri vurgusu, topluma direktif vermeyi sürdürmenin bir bahanesi oluyor ordu için. Ordunun ilericiliği bana açıkçası bahane gibi geliyor. Toplumdan niye daha ileride olsunlar ki? Bunlar, öyle felsefe ve metafizik eğitimi görmüyorlar ki. Toplumdan daha ileride olabilmeleri için bir neden yok. Ama Abdülhamit’e Kanun-i Esasi’yi yeniden ilan ettirdikten bu yana, bu ülkede atılacak adımlara hep ordu karar verdi.

Cumhuriyet kurulduğunda toplumun yapısı nasıldı?

Bugün 72,5 milyonluk nüfus var. O gün 12 milyonluk bir kitleden bahsediyoruz. O kitlede muhacirlik, mübadillik, yerlilik, ayırımını da düşünmek lazım.

Niye?

Şunu unutmamak lazım. Teknoloji, medya, iletişim ve ilişkiler bugünkü gibi değildi. Ankara’da cumhuriyet vardı ama Atatürk, İstanbul’a küs idi. Yani İstanbul, Atatürk’ün küs olduğu bir şehirdi. 1927’ye dek Atatürk İstanbul’a gelmedi. Ancak 1 Temmuz 1927’de şehri affetti. O güne dek, İstanbul’a hep kötü gözle bakıldı.

Atatürk İstanbul’a niçin küstü?

İstanbul kendisine karşı muhalefetin, eleştirilerin, gazetelerin olduğu bir yerdi. İstanbul’da bir demokrasi talebi vardı. Mesela 1923’ün son günlerinde, Halife’nin istifa edeceği lafları çıkıyor. İstanbul Barosu Başkanı Avukat Lütfi Bey, Halife’ye “sakın ha istifa etmeyin” diye açık mektup yazıyor. Bunun üzerine İstiklal Mahkemesi Lütfi Fikri’yi yargılıyor ve beş sene hapse mahkûm ediyor. Lütfi Fikri hapishanede özel af için dilekçe veriyor.

Affediliyor mu?

Dilekçesi kabul ediliyor. Birkaç ay sonra hapisten çıkıyor ve İstanbul Barosu onu gene başkan seçiyor. Bu, Ankara’ya posta koymak değildir de nedir? Cumhuriyet’in kuruluşunda toplumun yapısını sormuştunuz... Ona dönersek... Rumelilik ve Anadoluluk hikâyesi de Cumhuriyet’in kuruluşu bakımından çok önemlidir. Rumeli’den Anadolu’ya bir buçuk milyon Müslüman geliyor o dönemde.

Rumelilik ve Anadoluluk ayırımı niye önemli? Rumelililerle Anadolulular arasında bir çatışma mı var?

Olmaz olur mu? Atatürk zamanındaki yeraltı muhalefetinde, “ulan, bizi, ‘abe’ diye konuşanlar idare ediyor” deniyor. Çünkü Atatürk’ün kendisi de dahil böyle konuşuyor ve ortaya bir Anadoluculuk muhalefeti çıkıyor. Unutmayın ki, Cumhuriyet’i kuran kadro, geniş ölçüde Rumeli’de görev almış olanlardan oluşuyor. Zaten Mustafa Kemal’in kurmay subaylığı döneminde iyi subaylar Asya’ya gitmez, Rumeli’ye giderlerdi ve o sırada önemli olan Makedonya’da görevlendirilmekti. Mustafa Kemal, Şam’a ceza olarak gönderilmişti.

Peki, çatışmayı kim kazanıyor? Anadolulular mı Rumelililer mi?

Rumelililer kazanıyor. Bugün AKP, bir açıdan Anadolu’nun intikamı olarak da yorumlanabilir. Yalçın Küçük bir ara, insanların tek tek isimlerine bakıp, ‘dönmelik’ hikâyesini ortaya attı. Eğer Yalçın, “Sabetaycılık, Selanik’te önemli bir gruba hâkim olmuştu. Bunlar, iyi eğitim aldılar ve başkalarını da yetiştirdiler. Bunlar, Cumhuriyet’i kuran sivil kadro içinde çok önemli oldular. Bunların Sabetaycı kökenleri, Cumhuriyet’in laikliğinin formüle edilmesinde etkili oldu” deseydi, bu sözler kabul edilebilirdi ve Yalçın, yararlı bir hipotez getirebilirdi.

Ama yapılan yayınlar ve daha sonra başkaları tarafından da öne sürülen tezler, Cumhuriyet’i Sabetaycıların kurduğuna kadar vardı. Cumhuriyeti Sabetaycılar mı kurdu?

Yok canım. Böyle bir şey söylemenin manası yok. Sabetay kökenli insanların laiklik anlayışımızın gelişmesinde bir etkisi oldu. Ki, bunlar Cumhuriyet’te sorumlu makamlara getirildiler.

Atatürk hukuk konusunda bilgili miydi?

Bir kurmay subay ne kadar hukuk biliyorsa, o da ancak o kadar biliyordu. Mesela Enver Paşa için, “yok kanun, yap kanun” denir. Her yaptığı işin bir kanuna göre yapılmasını istediği için Enver, eğer yapılan işin bir kanunu yoksa, hemen o iş için kanun yaptırırmış. Atatürk’te de böyle bir meşruiyet fikri vardı. Çeşitli konuları Meclis’in onayından geçirmek gibi bir tutumu vardı. Ama şu var! Atatürk’e icazet veren kurumlar, yani onayına başvurduğu kurumlar, aslında kendisinden kaynaklanan kurumlardı.

Anlamadım...

Mesela bir milletvekili, ancak Halk Partisi içindeki bir kurulun kendisini aday göstermesiyle milletvekili seçilebiliyordu. Ve o kurulu da, cumhurbaşkanı tayin ediyordu. Tabii şekilden ibaret bir meşruiyet sistemidir bu.

Böyle bir meşruiyet sistemini benimseyen bir cumhuriyeti nasıl tanımlamak gerekir?

Söyle anlatayım... Atatürk ve yakın çevresi, toplumun neye ihtiyacı olduğunu bildiklerine inanıyorlar. Bu yüzden topluma danışma ihtiyacında değiller. Bütün mesele, kafalarındaki modeli topluma kabul ettirmek. Tek parti dönemi, demokrasiye hazırlık dönemi olarak yorumlanıyor ya...

Demokrasiye hazırlanılmıyor muydu?

Bakın... Özgürlük, aykırı olabilmektir. Özgürlük, hayır diyebilmektir. İsmet Paşa, 1938’de cumhurbaşkanı oluncaya dek, ortada böyle bir özgürlük ve demokrasi niyeti yoktu. Ama 1937’de İsmet Paşa, Atatürk tarafından birden bire başbakanlıktan kenara atılınca, şoke oldu. Atatürk öldükten sonra Cumhurbaşkanı olduğunda, İsmet paşa’nın, Atatürk’ün el atamadığı bir şeyi başarmak, onu geçmek gibi bir derdi oluştu. “Atatürk her şeyi yaptı ama demokrasiyi getiremedi, onu da ben getireceğim” dedi adeta.

Peki ordu, ‘kuruluştaki’ görevini, Cumhuriyet kurulduktan sonra da sürdürdü mü?

Sürdürdü. Mustafa Kemal’e, Meclis namına yetki kullanma hakkı tanınmıştı. Yani, ‘diktatörlük hakları’ tanınmıştı. Böylece M. Kemal’in ağzından çıkan her emir kanun kuvvetindeydi ve Meclis namına yetki kullanma hakkı, üçer aylık sürelerle uzatılıyordu. M. Kemal, 1922’de “artık lüzum yok” dedi ve hak uzatıldı. Sadece, “Başkomutanlık, sonsuz olarak M. Kemal’de kalsın” diye bir karar verildi. Bunu söylerken, Kanun-i Esasi gereğince, başkumandanın padişah olduğunu da akılda tutmak lazım.

Padişahın yetkisi, M. Kemal’e mi geçti bu durumda?

M. Kemal’e geçti. Zaten Cumhurbaşkanı olunca, Atatürk’ün sivil olduğunu düşünmek yanlış. Cumhuriyet’in cumhurbaşkanı mareşaldi ve askerdi. Unutmayın ki, İsmet Paşa da Başbakan’ken orgeneralliğe terfi etti. Atatürk 1927 haziranında askerlikten emekli oldu ve emekli maaşı aldı. İnönü de öyle...

Ordu, Atatürk zamanında da kendisini ayrıcalıklı görüyor muydu?

Başta da dedim ya, Atatürk, Abdülhamit’in hatasını yapmadı. Orduyu güçlendirmedi.

Ordu Atatürk’e karşı darbe yapabilir miydi ki?

Gayet tabii yapabilirdi. Atatürk’ün ruhiyatını çok iyi bilemeyiz ama, muhtemelen böyle bir şeyden endişesi var. Mesela Hint Müslümanlarından gelen paralar meselesi... 1927’de Büyük Nutku söylerken, gazetecilere, “bu paraları millete vereceğim” diyor. Ancak on yıl sonra veriyor ve İş Bankası’na yatırıyor.

Daha önce ne yapıyor o paraları?

Kendi elinde tutuyor. Dışarıdan veya içeriden bir darbe olursa, bu parayı kullanarak kendisine bir başka hayat yaratabileceğini mi düşünüyordu, Atatürk’ün iç âlemini bilemeyiz ama böyle bir endişesi olabilir. Ya da Hintliler, “Hilafeti kaldırdın, bu parayı geri ver” derlerse diye de düşünüyor olabilir. Atatürk, 600 bin lira dolayındaki bu paranın yüz bin lirasını, Büyük Taarruz’dan önce Milli Müdafaa Vekâleti’ne ödünç veriyor ve sonra geri alıyor.

Milli Savunma Bakanlığı’na ödünç para mı vermiş Atatürk?

Savaş için ödünç vermiş sonra geri almış. Atatürk, İsmet Paşa başbakanken ona da para yardımı yapıyor. Bu, İsmet Paşa’nın anılarında var.

Başbakan, sadece devletten maaşını almakla kalmıyor, cumhurbaşkanından da mı para alıyor? Bir ülkenin başbakanını aşağıya çeken bir durum değil mi bu?

“Bu para yetmez, sen bu maaşla idare edemezsin” diye para veriyor herhalde. Tabii, demokratik bir şey değil. Padişahlık gibi bir şey bu. Atatürk’ün bir de bakanları var. Başbakan Celal Bayar da olsa, İsmet Paşa da olsa, Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras ile İçişleri Bakanı Şükrü Kaya hiç değişmiyor. Atatürk ölüp de İsmet Paşa cumhurbaşkanı olunca, Celal Bayar’a, “Siz, başbakanlıkta devam ediniz efendim” derken, “bu iki adamı da bakanlıktan atın” diyor ve atılıyorlar. Bu arada, İsmet Paşa’nın Atatürk’ten sonra cumhurbaşkanı olması için ordunun parmak oynattığı tahmin ediliyor. Ordu, İsmet Paşa’yı destekliyor.

Orduya bu ayrıcalıklı konumunu kim verdi? Atatürk mü?

Aslında Atatürk, ordunun gücünü iktidara karşı kullanmamasının yolunu sağlıyor. Ve, Atatürk’ün döneminde ordu gücünü iktidara karşı kullanmıyor. Atatürk askere, “Ya üniformayı çıkarıp siyasete girin, ya da orduda kalın” diyor.

Üniformayı çıkarıyorlar mı?

Çoğu orduda kalıyor. Çünkü o sırada, üniformayı çıkarmanın manası, Atatürk’e karşı muhalefete katılmak. Nitekim, daha sonra Takrir-i Sükûn Kanunu geliyor ve muhalefetin kurduğu Terakki Perver Fırka’nın canına ot tıkanıyor. Üniformayı çıkaranlar tasfiye ediliyor.

Takrir-i Sükûn Kanunu neydi?

Bu, dinginliğin sağlanması adıyla getirilen bir kanundur. Şöyle anlatayım... Terakki Perver Fırka hareketi başlayınca, Halk Partisi’nden çözülmeler, istifalar oluyor. M. Kemal, İsmet İnönü’nün askerlikten gelme sertliğiyle insanları ürküttüğünü düşünüyor ve çok daha yumuşak bir asker olan Fethi Okyar’ı başbakan yapıyor. Yani İnönü, başbakanlıktan uzaklaştırılıyor.

O dönemde Atatürk’e karşı ciddi bir muhalefet mi vardı?

Tabii. En büyük problem, başta Yunanistan, kısmen de Bulgaristan ve Girit’ten gelen mübadiller konusunda çıkıyor. Çünkü Türkiye, mübadeleye hazırlıksız yakalanıyor. Yunanistan, Türkiye’den gelen mübadiller için dış krediler alırken, bizimkiler, ağızları yandığı için dış borç istemiyorlar. Bir de o dönemde yolsuzluklar olmuş. Güya giden 600 küsur bin kadar Rumun boşalttığı yerlere, gelen 450 bin Müslüman yerleştirecek ama ne mümkün?

Niye mümkün değil?

Rumların boşalttıkları yerlere, yerel mütegallibe çoktan el koymuş. Rumların malı mülkü güçlü adamlar tarafından kapışılmış. Hatta o sırada Mübadele, İmar ve İskân Vekaleti var. Onun işlemlerine ait Meclis’te sorulan bir soru, gensoruya dönüşüyor. Terakki Perver’in 1925’te Meclis’te ortaya çıkışı da bu yolsuzluk tartışmaları üzerinden oluyor. Kısa bir süre sonra da Genç Vilayeti’nde Şeyh Sait adında bir Nakşibendi şeyhi ayaklanıyor.

Şeyh Sait ayaklanması irtica ayaklanması mıdır, Kürt ayaklanması mıdır?

İkisi birarada bence. Başbakan Fethi Okyar, önlem olarak “yerel sıkıyönetim ilan edelim ve oraya bir miktar asker kaydırmak için bütçeye ek ödenek koyduralım” diyor. İsmet Paşa ise, “hayır bunlarla böyle mücadele edilemez. Zaten asıl mesele sadece o başkaldıran Kürtler değil. Asıl mesele, o havayı yaratan İstanbul’daki soysuz aydınlardır” diyor. İsmet Paşa’nın Şeyh Sait ayaklanmasına koyduğu teşhis bu.

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında yaşananlar bugün yaşadıklarımıza ne kadar çok benziyor. Öyle değil mi?

Çok benziyor. “İstanbul’daki aydınlar ‘demokrasi’ deyip duruyorlar. Demokrasi isterseniz, başınıza böyle ayaklanma çıkar işte” deniyor. Böylece Kürt ayaklanması, muhalefeti tasfiye etmek için bahane olarak kullanılıyor. İsmet Paşa’nın arzusu üzerine, 1925 mart başında, Takrir-i Sükûn Kanunu çıkarılıyor.

Ne kadar sürüyor?

Kanun iki seneliğine çıkarıldı ve iki kez uzatılarak 1929’da kaldırıldı. Bu kanun, hükümete, mahkeme kararı gerekmeksizin sonsuz yetkiler verdi. Hükümet her örgütü kapatabiliyor, her yayını yasaklayabiliyor ve her gazeteyi ortadan kaldırabiliyordu.

Takrir-i Sükûn döneminde neler yaşandı?

Meclis biri Diyarbakır’da, diğeri Ankara’da iki tane İstiklal Mahkemesi kurdu. Ankara’dakinin yetki alanı bütün Türkiye oldu.

Ayaklanma Doğu’da olmuyor mu? Niye Ankara’da da mahkeme kuruluyor?

Eee, başka yerlerde de alçaklar olabilir! Bu kanuna dayanarak, Ahmet Emin Yalman’a varıncaya kadar, İstanbul’un belli başlı bütün gazetecilerini toplayıp isyan bölgesine gönderiyorlar. “Demokrasi ve özgürlük isteyerek, Şeyh Sait ayaklanmasını dolaylı olarak desteklediler” diye gazetecileri yargılıyorlar. Bu kanun, sadece muhalefetin canına ot tıkamakla kalmıyor, ülkedeki her türlü özgürlüğün de canına okuyor. Takrir-i Sükûn, çok büyük bir dönüm noktasıdır. Takrir-i Sükûn, erken Cumhuriyet açısından gerçek bir kırılmadır. Cumhuriyet’in ilanı o kadar önemli bir şey değildir. Ama Takrir-i Sükûn öyle mi? TARAF-


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 04.03.2010 - 00:16 
Bölüm Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23.03.2009 - 18:38
İleti: 2717
Konum: Türkiye
Aynı çatı altında aynı tipler doluşuyor. Mete Tunçay Türk siyasi tarihi konusunda kaale alınabilecek en son kişi. Nazlı Ilıcak bile daha dikkate değer.

_________________
"Amerika'nın bir Büyük Ortadoğu Projesi var. Bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir."
"Biz BOP'un eşbaşkanıyız."

Recep Tayyip Erdoğan


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 04.03.2010 - 00:19 
Kıdemli Üye

Kayıt: 01.02.2010 - 21:10
İleti: 146
Bu yazılar bir görüştür bence okunması ve değerlendirilmesi lazım eksi yada artı.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 04.03.2010 - 00:22 
Bölüm Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 06.09.2008 - 17:58
İleti: 2127
Konum: İzmir
Mete Tunçay

Alıntı:
1954'te Beyoğlu Atatürk Erkek Lisesi'ni bitirdi. 1958'de Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olduktan sonra aynı yıl Âmme Hukuku ve Siyaset Nazariyeleri kürsüsünde asistan oldu. 1961'de Özgürlük Kavramı üstüne yazdığı tezle doktora derecesini aldı. 1961-63 yıllarında Rockefeller bursuyla London School of Economics and Political Science’ta incelemeler yaptı. 1966’da Türkiye'de Sol Akımlar 1908-1925 adlı çalışmasıyla Siyasal Teoriler Doçenti oldu.


Kaynak: Vikipedi

_________________
O sarayda bulunca Tanrı’laşan erleri
Artık gözüm arkaya bir daha dönmeyecek.
Hepsi sussa da “Kür Şad” uzatarak elini:
“Hoş geldin oğlu ATSIZ, kutlu olsun” diyecek.


Nihal ATSIZ


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 04.03.2010 - 00:25 
Bölüm Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23.03.2009 - 18:38
İleti: 2717
Konum: Türkiye
Eleştirel tarihe lafımız yok. Ama bu adamın ne kadar yanlı olduğu siyaset bilimi çevrelerince bilinir. Hatta bir çok bilim adamı makalelerinde ağır şekilde eleştirmişlerdir bundan dolayı. Dediğim gibi, eleştiri muhakkak gerek. Örneğin Türk siyasal hayatı ve tarihi üzerine bir çok eleştiri getiren Jan Zurcher, Feroz Ahmad gibi yazarlar muhakkak okunmalı. Fakat bilimsellikten uzak değerlendirmelerle dolu ve her yerinden art niyet fışkıran bir bakış açısından ibaret olan bu adamın ne bilimsel ne de ahlaki anlamda kaale alınacak tarafı yok.

_________________
"Amerika'nın bir Büyük Ortadoğu Projesi var. Bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir."
"Biz BOP'un eşbaşkanıyız."

Recep Tayyip Erdoğan


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 04.03.2010 - 01:15 
Kıdemli Üye

Kayıt: 24.10.2009 - 10:41
İleti: 329
Evet Atatürkçü laik kesim olarak hepimiz sabetayistiz. Zaten Ruh Adam, Hürriyet gibiler de bu site sayesinde halkı sabetaycı yapmaya çalışıyor. Amacımız uzun vadede İsrail'e katılmak :)

Ama Müslümanlar sağolsunlar, bizim bu hain emellerimize ulaşmamızı büyük bir cesaret ve azimle engelliyorlar. Allah onlardan razı olsun.

(Bu arada ferhats, eminim bu yapıştırdığın yazı hakkında kendine ait tek bir fikrin bile yoktur.)


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 04.03.2010 - 21:45 
Kıdemli Üye

Kayıt: 01.02.2010 - 21:10
İleti: 146
SİZLERİN DÜŞÜNCELERE HİÇ TAHAMMÜLÜNÜZ YOK BU YAZININ İÇİNDEKİ DOĞRU VE YANLIŞLARA KARŞI GÖRÜŞ GETİREMEYİP YAZARA TAKILIYORSUNUZ YAZIYI ELEŞTİRİN YAZIYI BELKİDE YAZILANLARIN ÇOĞU DOĞRUDUR,BİZİM YAZI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİMİZE GELİNCE BUGÜNKÜ SORUNLARIN KAYNAĞINI APAÇIK ORTAYA ÇIKARMASI BİZCE CESARET İSTEYEN BİR İŞ ONAYLIYORUZ.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 04.03.2010 - 22:16 
Bölüm Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23.03.2009 - 18:38
İleti: 2717
Konum: Türkiye
ferhats yazdı:
SİZLERİN DÜŞÜNCELERE HİÇ TAHAMMÜLÜNÜZ YOK BU YAZININ İÇİNDEKİ DOĞRU VE YANLIŞLARA KARŞI GÖRÜŞ GETİREMEYİP YAZARA TAKILIYORSUNUZ YAZIYI ELEŞTİRİN YAZIYI BELKİDE YAZILANLARIN ÇOĞU DOĞRUDUR,BİZİM YAZI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİMİZE GELİNCE BUGÜNKÜ SORUNLARIN KAYNAĞINI APAÇIK ORTAYA ÇIKARMASI BİZCE CESARET İSTEYEN BİR İŞ ONAYLIYORUZ.

Sana göre "eleştiri = iftira" ise, evet tahammülümüz yok. Sırf cesaret gösterileri için bu ülkede Hümeyniyi sevenlerini de gördük, Nobel peşinde palavralar düzenleri de. Artık, "bakın ne kadar cesurum" deyip ipe sapa gelmez palavralarla ortaya atılanlara karnımız tok. Eleştiri ile palavra ve iftira arasındaki farkın idrakına varın, öyle çıkıp konuşun.

_________________
"Amerika'nın bir Büyük Ortadoğu Projesi var. Bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir."
"Biz BOP'un eşbaşkanıyız."

Recep Tayyip Erdoğan


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 05.03.2010 - 10:42 
Kıdemli Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 28.07.2009 - 23:35
İleti: 1478
ferhats yazdı:
SİZLERİN DÜŞÜNCELERE HİÇ TAHAMMÜLÜNÜZ YOK BU YAZININ İÇİNDEKİ DOĞRU VE YANLIŞLARA KARŞI GÖRÜŞ GETİREMEYİP YAZARA TAKILIYORSUNUZ YAZIYI ELEŞTİRİN YAZIYI BELKİDE YAZILANLARIN ÇOĞU DOĞRUDUR,BİZİM YAZI HAKKINDAKİ GÖRÜŞLERİMİZE GELİNCE BUGÜNKÜ SORUNLARIN KAYNAĞINI APAÇIK ORTAYA ÇIKARMASI BİZCE CESARET İSTEYEN BİR İŞ ONAYLIYORUZ.

''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''''
Atatürkçü düşünce tarzı Tüm dünyanın kabul ettiği bir düşünce tarzıdır.Ve Türkiye'nin geleceği için en doğru düşünce tarzıdır.
Evet bunun karşısındaki düşüncelere hiç tahammülümüz yok,çünkü bunun karşısında düşünce üretenler,Ya bu yoldan meşhur olup para kazanmak isteyen,veya Türkiye'yi bölmek,parcalamak isteyen iç ve dış düşmanların maşası olan vatan hainleridir.

_________________
Tanrı,iradesini hakim kılmak için,iyi insanları kullanır,kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar.
Giordano Bruno.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 05.03.2010 - 23:21 
Kıdemli Üye

Kayıt: 01.02.2010 - 21:10
İleti: 146
ATATÜRKE SAYGIMIZ VARDIR VE HERKESİNDE OLMALIDIR, AMA ATATÜRKÇÜLÜK NE OLDUĞU BELLİ OLMAYAN BİR SÖYLEM BİZ ÇOCUKKEN ATATÜRK DEVRİMCİYDİ MHP LİLERLE ÇATIŞILIYORDU MHP NİNDE ATATÜRKÇLÜK GİBİ BİR DERDİ YOKTU ŞİMDİ İSE MHP LİLERDE ATATÜRKÇÜ OLDU BURADA BİR HATA VAR YA DEVRİMCİSİNDİR YADA MİLLİYETÇİ İKİ AYRI İDEOLOJİ AYRICA BÜTÜN DÜNYA DEDİĞİN KİM MESELA MARKS,LENİN,MAO GİBİ MİLYARLARCA İNSANIN KABUL ETTİĞ BİR İDEOLJİMİ AÇIKLARSAN SEVİNİRİZ.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 05.03.2010 - 23:58 
Bölüm Yöneticisi
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 23.03.2009 - 18:38
İleti: 2717
Konum: Türkiye
Bu son söylediklerine kısmen de olsa katılıyorum. Fakat doğru olan Atatürkçülün ne olduğunun belli olmadığı değil, insanların neye inandıklarını bilmemeleridir. O sebepledir ki dünün dincileri, bu günün liberalleri olmuşlardır. Yani son dönemde düşünce sistemleri birbirleriyle alakasız zihniyetlerle harmanlanabilmektedir. Dolayısıyla, bu zihin karmaşası sonucu ortaya çıkan çarpıklıkları belli düşüncelerin ve kişilerin üzerine atmadan evvel, bir kere daha durup düşünmek gerek. Mesela her "ben Atatürkçüyüm" ya da "milliyetçiyim" diyeni referans alıp muhtemel tutarsız davranışları bu düşünceler üzerine mi yıkacağız, yoksa bu düşüncelerin gerçekte ne olduğunu iyi kavrayıp, insanların bu düşüncelere gerçekten mensup olup olmadıklarının ayırdına kendi gözlemlerimize güvenerek mi varacağız? İşte aramamız gereken cevap budur.

_________________
"Amerika'nın bir Büyük Ortadoğu Projesi var. Bu proje içerisinde Diyarbakır bir yıldız olabilir."
"Biz BOP'un eşbaşkanıyız."

Recep Tayyip Erdoğan


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 09.03.2010 - 18:33 
Normal Üye

Kayıt: 09.03.2010 - 18:13
İleti: 1
Tek parti yönetimi diyorsun ya arkadaşım neden tek parti yönetimi olduğunu da bilmen gerekir bence. Bazı görüşlerin mantıklı geliyor hakkaten hatta doğru bile fakat daha çok bilgilenmek gerekir bazı konularda sonuçta bahsettiğimiz konu çok geniş ve her yerden aldığıız bilgiler doğru olmuyor. Ama inan bana Atatürk bu ülke için kötü olan bir şey yapmadı. Her insan gibi onun da hataları olabilir ama O bize verilmesini sağladığı bu koca Türk Devleti ile bütün hatalarını örtmüştür. Onun iin görüşlerine saygı duysam da özellikle onun gibi bir insanın kötü bilinmesi hoş değil.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 10.03.2010 - 22:34 
Kıdemli Üye

Kayıt: 01.02.2010 - 21:10
İleti: 146
BU HALK DİKTATÖR TEK PARTİ DEVRİ CHP Yİ UNUTMADI.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 11.03.2010 - 02:48 
Kıdemli Üye

Kayıt: 24.10.2009 - 10:41
İleti: 329
ferhats yazdı:
BU HALK DİKTATÖR TEK PARTİ DEVRİ CHP Yİ UNUTMADI.


Aferin, bütün harfleri büyük yazınca daha inandırıcı oluyorsun, dediklerinin doğruluğu artıyor :P

Tek satır yetmez, biraz daha salla, hıncını iyicene al.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
 İleti başlığı: Re: LAİKLİKTE SABETAYCILIK ETKİLİ OLDU
İletiTarih: 11.03.2010 - 20:01 
Kıdemli Üye
Kullanıcı avatarı

Kayıt: 28.07.2009 - 23:35
İleti: 1478
ATATÜRKÇÜLÜK NEDİR ?

1

Bize göre en kısa tanımıyla "Atatürkçü Devrim ve Ülkülemi"nin ereği, Türk toplumunu bütün alanlarda, usçu (akılcı) ve bilimsel bir yöntemle çağdaş bir ulus durumuna yükseltmektir. Atatürkçülük bir çağdaşlaşma ülkülemidir (ideolojisidir). Nitekim, Türkiye gibi gelişme yolundaki ülkelerin en yaygın ülkülemlerinin "çağdaşlaştırıcı ulusalcılık" olduğunu söyleyip Atatürkçülüğü bunun ilk uygulaması olarak niteleyen ünlü siyasetbilimciler vardır. Öbür yandan, günümüzde çağdaşlaşma; toplumsalcılık (sosyalizm), komünistlik ve Faşistlik gibi katı ülkülemlerden farklı, bir yaşam biçimi anlamında yumuşak ve esnek bir ülkülem olarak görülmektedir. Atatürkçülüğün laiklik, gerçekçilik, deneyselcilik, usçuluk ve ulusalcılık... gibi ilkelere dayandığı vurgulanmaktadır. İşte biz de "Atatürkçülük, ulusal egemenlik ilkesine dayalı bir demokratik, ekonomik kalkınma ve çağdaşlaşma ülkülemidir." diyoruz.

Atatürkçülüğün en önemli niteliği, usçu ve bilimsel bir davranış ile anlayışı yansıtmasıdır. Bunun anlamıysa ulusal ya da uluslararası sorunlara duygusal ve dogmatik açıdan, önyargı ve kalıplarla değil usçu, bilimsel ve yararcı bir yaklaşımla eğilmektir. İşte bu yöntemi, ülkemizin bütün sorunlarına uygulamamız gerektiğine inanıyoruz. Bu konuda en başta belirtilmesi gereken yuv (nokta) Atatürkçülüğün katı bir öğreti olmadığıdır. Özünde, Mustafa Kemal Atatürk'ün devingenliği önlediği gerekçesiyle çağın Marksçılık, Lenincilik, Faşistlik, ulusalcı toplumculuk (nasyonal sosyalizm) gibi dogmatik, katı ve baskıcı öğretilere karşı olduğunu biliyoruz. Bu bakımdan da "Atatürkçülük, çağdaş Türk devletinin kuruluşunda temel olan ilke ve uygulamaların bütününün ortaya çıkardığı davranış ve yaşam biçimi anlamındaki olgucu, usçu, deneyci ve yararcı bir ülkülemdir."

Çağımızdaki ülkülemleri baskıcı ve demokratik olarak temelde ikiye ayırmak gelenek olmuştur. Marksçılık-Lenincilik solun, ulusalcı toplumculuk ile Faşistlik sağın hoşgörüsüz ve baskıcı ülkülemleridir. Aralarında demokratik toplumculuk da bulunmak üzere siyasal kanadın ortanın solundan ortanın sağına dek yer alan bütün çağdaş ve toplumsal adaletçi, özgürlükçü yönetimlerin demokratik olan ülkülemlerinin temeli dogmacılık değil gerçekçi deneyselcilik ya da yararcılıktır. Kendine us ve bilimi yol gösterici olarak benimseyen Atatürkçülük, dogmacı ve baskıcı ülkülemler arasında değil gerçekçi ve yararcı olan demokratik ülkülemler arasında yer almaktadır.

Bilindiği gibi Faşistliğin ulus, devlet, önder ve ırk; Marksçılık-Leninciliğinse sınıf ve sınıf kavgası gibi değişmez ve dolayısıyla dogmacı kavramlara dayanmasına karşın yararcılık, salt gerçek yerine deneye, us ve bilimin gözlem ve bulgularına dayanan, dolayısıyla da süreç içinde değişen gerçekleri benimser. Mustafa Kemal Atatürk, 1920 ve 1930'ların Komünist ve Faşist öğretilerini, uygulamalarını görmüş ancak bunları reddetmiş bir önderdir. Atatürk, katı bir parti izlencesi (programı) içinde öğreti oluşturmak yerine bu işi us ve bilimin önderliğinde Türk toplumunun gereksinimlerine göre oluşturmak yolunu seçmiştir. Kurtuluş Savaşı'ndan sonra Türkiye Cumhuriyeti adıyla kurulan yeni Türk devletinin dayandığı Atatürk ilkelerinin laiklik, cumhuriyetçilik, ulusalcılık, halkçılık, devletçilik ve inkılapçılık gibi çeşitli ülkülemsel ilkelerden oluştuğu; altı ok olarak simgeleşen bu ilkelerin de özellikle tek parti döneminde Atatürkçülük olarak adlandırıldığı bilinmektedir. Ancak ülkülem olarak Atatürkçülük yalnızca bu kadar değildir.

Hiç kuşku yok ki Türk toplumunun gereksinimlerinden doğan bu ilkelerin yalnız sözlük anlamıyla tanımlanması olanaklı değildir. Bunlar Atatürk'ün hem söz hem de uygulamalarıyla belirginlik kazanmaktadır. Ayrıca bunları birbirinden çözüp ayırmaya, tek tek değerlendirmeye girişmek büyük yanılgı olur. Bunlar, bir bütünü oluşturan ögelerdir. İşte bu uyumlu bütünlük ve tutarlılık, Atatürkçülük dediğimiz dünya görüşünü ortaya çıkarır.

Dogmacılığa karşı bir başkaldırı hareketi ve usçuluk demek olan Atatürkçülük, sürekli çağdaşlık ve ilericilik demektir. Önce Liberalciliğin daha sonra da Marksçılık-Leninciliğin uğradığı bunalımlar karşısında, katı ve dogmacı ülkülemlerin sona ermesinden dahi söz edilmiştir. Nitekim, 1960'ların başında dönemin Sovyetler Birliği Başkanı Kruşçev'in Marksçı-Leninci dogmacılığa, yararcı bir yaklaşımla yaptığı değişiklikleri revizyonculuk olarak suçlayan Çin yöneticileri, Mao'nun ölümünden sonra dogmacılıktan yararcılığa yönelik bir uygulama içine girmişlerdir.
Kaynak:Türkbilim

_________________
Tanrı,iradesini hakim kılmak için,iyi insanları kullanır,kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı'yı kullanırlar.
Giordano Bruno.


Sayfa başı
 Profile bak  
 
Önceki iletileri göster:  Sıralama  
Yeni bir konu gönderCevap gönder 3 sayfadan 1. sayfa   [ 37 ileti ]
Sayfaya git 1, 2, 3  Sonraki


Kimler çevrimiçi

Bu forumu görüntüleyenler: Kayıtlı kullanıcı yok ve 1 misafir


Bu forumda yeni konular açamazsınız
Bu forumda konulara cevap yazamazsınız
Bu forumda kendi iletilerinizi değiştiremezsiniz
Bu forumda kendi iletilerinizi silemezsiniz
Bu forumda dosya ekleyemezsiniz

Arama:
Git:  


Forumumuz phpBB Tabanlidir. phpBB3 Türkçe: phpBB Türkiye